IŞIKLI KUTU

Hepimizin bir şekilde aşina olduğu, günümüzde okumanın ve gerçek iletişimin önündebüyük bir engel hâline gelen çağımızın ışıklı ama aslında karanlık kutuları var: televizyonlar,tabletler ve telefonlar…Bu kutularla birlikte hayatımıza sessizce sızan duyarsızlık ve bağımlılık, fark etmedenbizleri esir alıyor. İşten eve yorgun döndüğümüzde ilk işimiz çoğu zaman hızlıca bir şeyleryemek, ardından da istisnasız biçimde ekran karşısında vakit […]


Hepimizin bir şekilde aşina olduğu, günümüzde okumanın ve gerçek iletişimin önünde
büyük bir engel hâline gelen çağımızın ışıklı ama aslında karanlık kutuları var: televizyonlar,
tabletler ve telefonlar…
Bu kutularla birlikte hayatımıza sessizce sızan duyarsızlık ve bağımlılık, fark etmeden
bizleri esir alıyor. İşten eve yorgun döndüğümüzde ilk işimiz çoğu zaman hızlıca bir şeyler
yemek, ardından da istisnasız biçimde ekran karşısında vakit öldürmek oluyor. Bazen öyle bir
uyuşturuyor ki bizi, karşısında uyuyakalıyoruz.
Ama unuttuğumuz çok daha mühim bir gerçek var. Özellikle evli çiftlerde ve
çocuklarda kendini gösteren, adına aile dramı da denilebilecek bir eksiklik: sevgi ve ilgi
yoksunluğu.
Sözlerime “ışıklı kutu” diye başladım; çünkü parlaklığına aldanıyoruz. Onun karanlık
bir kutu olduğunu anlamamız zaman alıyor ve çoğu zaman çok geç fark ediliyor.
Evlatlarımıza yeterince ilgi ve sevgi göstermediğimizi anladığımızda, işte o an ışık saçtığını
sandığımız bu kutuların aslında hayatımızı karartan birer gölge olduğunu görüyoruz.
Dinlenmenin, gerçekten dinlenmenin; bir ekranın karşısında değil, bir kitabın sayfalarında,
bir sohbetin içinde, bir oyunun kahkahasında mümkün olduğunu çok geç anlıyoruz.
Bazılarımız ise hâlâ o ışıklı kutunun içinde hapis kalmaya devam ediyor.
Çocuğumuzu okula göndermek, başını okşamak, uyku ve yemek saatini belirlemek, önüne
birkaç oyuncak koymakla anne-baba görevini yaptığımızı sanıyoruz. Dinlenebilmek adına
onları da bize kalan zamanlarda ekranlara teslim ediyoruz. Sosyal medyanın, dijital dünyanın
esiri olan çocuklar; bir yandan da katı kurallarla büyümek zorunda kalıyor.
Oysa bir zamanlar masallarımız vardı. Kendi seçtiğimiz, kendi sesimizle anlattığımız…
Masal dinlerken uykuya dalan çocukların yerini şimdi telefonun, televizyonun karşısında
uyuyakalan çocuklar aldı.
Akşamları yapılan çay sohbetleri, isim-şehir oyunları, saklambaçlar, körebe… Kendi
ürettiğimiz; bilgiye, hayal gücüne ve paylaşıma dayalı oyunlarımız…
Sahi, ne oldu oyunlarımıza?
Meğer geçen günler sadece zaman değilmiş; ömrümüzden geçip gitmiş… Üstelik en güzel
günlerimiz olduğunu fark edemeden… Bugün hangimiz o günlere dönebilmek için nelerini
vermez ki? Oysa geri dönmek için bir şeyler vermeye gerek yok. Yapmamız gereken tek şey;
geleneklerimize sahip çıkmak ve onları yaşatmaya yeniden cesaret etmek.
Akşam eve gelince birlikte yemek hazırlamak, sofrayı birlikte kurmak; dayanışma hâlinde
sıcak bir yuvayı evlatlarımıza hissettirmek… Paylaşmanın değerini erken yaşta aşılamak…
Zamanı yaşatmak, zamanla yaşamak bizim elimizde. Anılarımız geçmişte kaldıysa, bunun
sebebi geleneklerimizi hiçe saymaktan başka bir şey değildir.
Kapatalım ışıklı gibi görünen ama çoğu zaman karanlık olan kutuları.
Birbirimizle zaman geçirelim.
Anılarımızı sadece geçmişte değil; geleceğimizde ve her anımızda biriktirelim.
Unutmayalım:
Bir aile değişir, bir çocuk yetişir; dünya değişir.

Yazar

Yazıyı beğendiniz mi? Paylaşarak yakın çevrenizin de görmesini ister misiniz?
Editörün Seçtikleri

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

En Çok Okunan Haberler

Son Yorumlar