İlk bakışta sizi taşın estetiği karşılar, biraz daha yaklaştığınızda tarihin sesi, biraz daha kaldığınızda ise insanının sıcaklığı sarar. İşte o zaman anlarsınız ki Mardin, sadece gezilecek bir şehir değil, okunacak bir medeniyettir.
Gazetecilik bana şehirleri önyargılarla değil, gözlemle değerlendirmeyi öğretti. Farklı kentlerde, farklı insanların hayatlarına tanıklık ettim. Ancak söz konusu Mardin olunca kalemim sadece bir gazetecinin değil, aynı zamanda bu topraklarda büyümüş bir Mardinlinin hafızasını da taşıyor.
Çocukluğumun geçtiği bu şehirde sabah ezanıyla kilise çanlarının sesi birbirine karışırdı. O yıllarda bunun ne kadar kıymetli bir zenginlik olduğunu belki fark etmiyorduk. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki Mardin’i diğer şehirlerden ayıran en önemli özellik, farklılıkları yüzyıllardır çatışma sebebi değil, hayatın doğal bir parçası olarak yaşatabilmesidir.
Mardin’in sokaklarında yürümek, açık hava müzesini gezmekten çok daha fazlasıdır. Dar taş sokaklar, kemerli geçitler, avlulu evler ve sarı kalker taşından inşa edilmiş yapılar, insanı yüzyıllar öncesine götürür. Güneş, bu taşların üzerine düştüğünde şehir adeta altın sarısına bürünür. Gün batımı ise Mezopotamya Ovası’nın sonsuz ufkunda izlenmesi gereken eşsiz bir tabloya dönüşür.
Şehre gelen herkesin ilk duraklarından biri elbette Zinciriye Medresesi olmalıdır. Burada ovaya baktığınızda yalnızca geniş bir manzarayı değil, binlerce yıllık medeniyetlerin iz bıraktığı Mezopotamya’yı seyredersiniz. Ardından Kasımiye Medresesi’nin avlusunda dolaşırken taş işçiliğinin ince ayrıntıları sizi hayran bırakır. Medresedeki su oluğu, yaşamın doğumdan ölüme uzanan yolculuğunu anlatan sessiz bir sembol gibidir.
Mardin’in simgelerinden biri olan Ulu Cami, yüzyıllardır göğe yükselen minaresiyle şehrin hafızasını taşır. Biraz daha ilerlediğinizde ise Deyrulzafaran Manastırı sizi karşılar. Asırlardır ayakta duran bu kadim yapı, yalnızca Süryani toplumunun değil, insanlık tarihinin ortak miraslarından biridir. Sessiz avlusunda dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini unutursunuz.
Mardin’in tarihi sadece merkezle sınırlı değildir. Midyat, taş konakları ve kendine özgü mimarisiyle ziyaretçilerini büyüler. Dar sokaklarında dolaşırken her ev, her pencere ayrı bir hikâye anlatır. Midyat denildiğinde akla ilk gelenlerden biri de dünyaca ünlü telkâri sanatıdır. Gümüşün tel tel işlenerek adeta dantele dönüştürüldüğü bu el sanatı, sabrın ve ustalığın en zarif örneklerinden biridir. Bir telkâri ustasının tezgâhının başında birkaç dakika durduğunuzda, aslında yalnızca bir takının değil, yüzlerce yıllık bir geleneğin şekillenişini izlersiniz.
Mardin mutfağı da en az tarihi kadar zengindir. Kaburga dolması, ikbebet, sembusek, dobo, alluciye, lebeniye çorbası ve onlarca çeşit baharatla hazırlanan yemekler, Mezopotamya‘nın bereketini sofralara taşır. Acı kahvenin ardından sunulan mırra ise sadece bir kahve değil, köklü bir misafirperverlik geleneğidir.
Ancak Mardin’i yalnızca tarihi yapılarıyla anlatmak eksik kalır. Çünkü bu şehrin gerçek ruhu köy yollarında gizlidir.
Ne zaman bir köye yolum düşse aynı manzarayla karşılaşırım. Sabah güneşi doğmadan tarlasına giden çiftçiler, tandırın başında ekmek pişiren kadınlar, okul yolunda tozlu patikalarda yürüyen çocuklar… Büyük şehirlerde alışık olmadığımız bir telaşsızlık vardır burada. İnsanlar birbirini tanır, selam verir, hal hatır sorar.
Bir köy kahvesine oturduğunuzda çayınız siz istemeden gelir. Masadaki sohbet yalnızca hava durumundan ibaret değildir; toprağın bereketi, geçen yılın hasadı, çocukların eğitimi ve köyün geleceği konuşulur. Gazetecilik bana insanların anlattıklarından çok, anlatmadıklarını dinlemeyi öğretti. Mardin köylerinde ise bazen bir çiftçinin nasırlı elleri, uzun cümlelerden daha güçlü bir hikâye anlatır.
Bu şehirde farklı kültürler yan yana değil, iç içe yaşar. Kürtçe, Arapça, Türkçe ve Süryanice aynı çarşıda yankılanır. Aynı sokakta cami de vardır, kilise de. Bu tablo, Mardin’in en büyük zenginliğinin taş binaları değil, birlikte yaşama kültürü olduğunu gösterir.
Son yıllarda dünyanın dört bir yanından turistler Mardin’e geliyor. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar, diziler ve filmler bu ilgiyi artırdı. Ancak Mardin’i gerçekten tanımak isteyenler için en doğru yöntem, telefon kamerasını bir süre cebine koyup bu şehrin ritmine ayak uydurmaktır. Tarihi çarşıda bir bakırcıyı izlemek, telkâri ustasıyla sohbet etmek, Mezopotamya Ovası’nı sessizce seyretmek, mırra ikramını geri çevirmemek ve fırsat bulduğunuzda bir köy yoluna sapmaktır.
Çünkü Mardin’in asıl güzelliği, fotoğraf karelerine sığmayan ayrıntılardadır.
Bugün insanlar tatil planı yaparken çoğu zaman rotasını yurt dışına çeviriyor. Oysa Anadolu’nun güneydoğusunda, binlerce yıllık geçmişiyle dimdik ayakta duran, taşın sanata dönüştüğü, kültürün gündelik hayatın bir parçası olduğu eşsiz bir şehir var.
Eğer bugüne kadar Mardin’e gitmediyseniz, yalnızca tarihi bir şehri değil; telkâri ustasının sabrını, tandır ekmeğinin kokusunu, Mezopotamya’nın sonsuz ufkunu, farklı kültürlerin kardeşliğini ve insan sıcaklığını da kaçırıyorsunuz demektir.
Bir gün yolunuz Mardin’e düşerse acele etmeyin. Tarihi çarşıda yürüyün, Zinciriye Medresesi’nden ovayı seyredin, Kasımiye Medresesi’nin avlusunda geçmişi dinleyin, Deyrulzafaran Manastırı’nın sessizliğine kulak verin, Midyat sokaklarında kaybolun. Sonra rotanızı köylere çevirin. Çünkü Mardin’in kartpostallara sığmayan gerçek hikâyesi orada başlıyor.
“Ve boşuna söylenmemiş o kadim söz: ‘Mardin’in gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık.’ Çünkü bu şehir, gündüz taşlarına düşen güneşle gözleri, gece ışıklarıyla ise gönülleri aydınlatır.”
Ve emin olun…
Mardin’i bir kez gören, şehri değil; insanı, kültürü ve kadim bir medeniyeti hatırlar. Çünkü Mardin’e gitmek bir yolculuk değil, insanın kendi tarihine yaptığı sessiz bir yolculuktur….

