Bir kadın öldürüldü. Kütahya’da başka bir kadın, eski eşi tarafından sekiz bıçak darbesiyle ağır yaralandı. Yoğun bakımda, hayati tehlikesi sürüyor.
Ben ise bütün bunları bir gazeteci olarak yazdım.
Ama bugün yalnızca gazeteci değildim.
Ben bir kadındım.
Ve içimdeki öfkeyi artık haber dilinin birkaç soğuk cümlesinin arkasına saklayamıyorum…
Çünkü bu ülkede kadın olmak, her gün başka bir kadının ölüm haberini okumak demek olmamalı. Bir kadın öldürülüyor, haber yapılıyor. Bir başka kadın bıçaklanıyor, haber yapılıyor. Bir başkası tehdit ediliyor, haber yapılıyor. Bir başkası takip ediliyor, haber yapılıyor.
Sonra?
Sonra yeni güne geçiyoruz.
Yeni haber.
Yeni başlık.
Yeni kadın.
Ve aynı cümle:
“Bir kadın daha…”
Ben bu cümleden artık nefret ediyorum.
Çünkü “bir kadın daha” dediğimiz her seferde, bir insanı bir sayıya dönüştürüyoruz. Oysa öldürülen kadınların her birinin bir hayatı vardı. Planları vardı. Korkuları vardı. Sevdikleri vardı. Eve dönmek için çıktıkları yollar vardı. Belki yarın için yaptıkları planları vardı.
Şimdi o planların yerinde bir ölüm haberi var.
Kütahya’da bir kadın sekiz bıçak darbesiyle yoğun bakımda.
Sekiz.
Bu sayının kendisi bile insanın içini parçalamaya yetiyor.
Bir kadının bedenine sekiz kez bıçak saplanıyor ve biz hâlâ bunun haberini “eski eşi tarafından bıçaklandı” diye birkaç satıra sığdırıyoruz.
Hayır.
Sığmıyor.
Bir kadının korkusu birkaç satıra sığmıyor.
Bir kadının yaşadığı dehşet birkaç satıra sığmıyor.
Bir kadının hayatta kalma mücadelesi birkaç satıra sığmıyor.
Ve benim öfkem hiç sığmıyor….
Çünkü ben de kadınım.
Ben de sokakta yürüyorum.
Ben de eve dönüyorum.
Ben de “hayır” diyebilirim.
Ben de bir erkeğin istediği gibi davranmak zorunda değilim.
Ben de özgürce yaşayabilmek istiyorum.
Bunların hiçbirinin bedelinin ölüm olmaması gerektiğini anlatmak zorunda kalmak bile başlı başına bir utanç.
Kadınların öldürülmesine alışmayacağız.
Alışmamalıyız.
Her yeni cinayette birkaç saatlik öfke gösterip sonra hayatımıza devam etmeyeceğiz.
Çünkü kadın cinayeti bir “olay” değil.
Kadın cinayeti, bir kadının yaşam hakkının elinden alınmasıdır.
Bir kadının susturulmasıdır.
Bir ailenin parçalanmasıdır.
Bir çocuğun annesiz kalmasıdır.
Ve geride kalan herkesin hayatının sonsuza kadar değişmesidir.
Ben gazeteciyim.
Benim işim olanı yazmak.
Ama gazeteciliğin bir tarafı da sormaktır.
Ben bugün soruyorum:
Bu kadın neden korunamadı?
Neden bir kadın ancak öldürüldükten sonra haber oluyor?
Neden tehditler, takipler, şiddet, korku ve yardım çağrıları çoğu zaman ölümün gölgesinde kalıyor?
Neden kadınlar “korkuyorum” demek zorunda kaldıkları halde hâlâ korkmak zorunda?
Ve biz daha kaç kez aynı haberi yazacağız?
Kaç kez aynı cümleyi kuracağız?
Kaç kez “şüpheli gözaltına alındı” diyeceğiz?
Kaç kez “soruşturma başlatıldı” diyeceğiz?
Kaç kez “hayati tehlikesi sürüyor” diyeceğiz?
Kaç kez bir kadının yaşamla ölüm arasındaki mücadelesini ekran başından izleyeceğiz?
Kaçıncı haber bu?
Kaçıncı kadın çığlığı?
Ben artık sadece ölümlerden sonra konuşmak istemiyorum.
Kadın ölmeden önce konuşmak istiyorum.
Kadın yaralanmadan önce.
Kadın korkudan telefonuna sarılmadan önce.
Kadın gece eve dönerken arkasını kontrol etmek zorunda kalmadan önce.
Kadın “beni öldürür” demeden önce.
Çünkü kadınların çığlığını duymak için illa susturulmalarını beklememeliyiz.
Bugün yine bir kadın öldürüldü.
Kütahya’da bir başka kadın hayatta kalmaya çalışıyor.
Ben ise bir kadın ve gazeteci olarak yine yazıyorum.
Ama bu kez haberin sonuna bir nokta koymak istemiyorum.
Çünkü benim için bu haber burada bitmiyor.
Ben öfkeliyim.
Çünkü bu benim de hayatım.
Bu senin de hayatın.
Bu hepimizin hayatı.
Ve hiçbir kadın, yalnızca kadın olduğu için hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda değil.
Artık “bir kadın daha” demek istemiyorum.
Bir kadın daha ölmesin istiyorum.
İşte bütün öfkemin özeti bu…..
Sultan DENLİ



