Öyle bugünkü gibi bir tuşa basıp “Seni seviyorum” demek yoktu. Bir mektup yazılırdı önce. Kâğıda dökülen birkaç cümle defalarca okunur, belki üzerine bir parfüm sıkılır ve sonra güvenilir bir aracı aranırdı. “Şunu ona verir misin?” İşte o kadar… Gerisi sabırdı. Cevap gelecek mi, mektup yerine ulaşacak mı, o da beni seviyor mu? Bir sevdanın içinde ne çok bekleyiş vardı…
Tam da bu yüzden Haşim Alış’ın ilk kitabında yer alan “Ayşe Fatma Zehra” adlı şiiri okurken yalnızca bir şiir okumuyorsunuz; bir dönemin sevdasına dokunuyorsunuz. O şiirde mektuplar var, aracılar var, söylenemeyen sözler var… En önemlisi de bugün bize biraz uzak gelen o mahcup sevda hâli var.
Belki de 80’leri bu kadar özlememizin nedeni yalnızca kasetler, fotoğraflar, kıyafetler değil. Sevmenin daha yavaş, daha özenli ve biraz da daha heyecanlı olduğu zamanları özlüyoruz. Bir mektubun günlerce beklenmesini, bir bakışın saatlerce hatırlanmasını, bir sevdiğine ulaşabilmek için araya bir dostun girmesini ve belki de “Seni seviyorum” demenin bile cesaret istediği o güzel yılları…
Haşim Alış benim için yalnızca şiirleriyle tanıdığım bir şair değil, aynı zamanda çok kıymetli bir dost. Onun “Ayşe Fatma Zehra” şiirinde ise bir dostumun kaleminden çok daha fazlasını buldum. Bir dönemin aşkını buldum.
Bugün 80’lerin fotoğraflarını paylaşırken geçmişe bakıyoruz ya… Ben de diyorum ki: Fotoğraflar sararıp solabilir. Mektuplar eskiyebilir. Ama bazı sevdalar vardır, üzerinden yıllar geçse de şiir olup yeniden karşımıza çıkar. Ve insan o şiiri okuyunca ister istemez kendi gençliğine, ilk heyecanına, ilk bekleyişine gider.
Belki de bu yüzden 80’ler hiç bitmiyor. Çünkü bazı yıllar takvimde kalır… Bazı sevdalar ise şiirlerde yaşamaya devam eder.
Haşim Alış’ın *“Ayşe Fatma Zehra”*sı da işte böyle bir sevdanın hatırası. Bir mektubun ucundan tutup geçmişten bugüne gelen, sessiz ama çok şey anlatan bir sevda…
Ve iyi ki şiir var.
Çünkü bazı hatıraları ancak şiir anlatabilir…
Keyfi Sanat/Dilek Yılmaz

