İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasında gelişen iş birliği, yalnızca üç ülkenin diplomatik ilişkilerinden ibaret değil. Enerji kaynaklarından deniz yetki alanlarına, savunma politikalarından ticaret yollarına kadar uzanan geniş bir stratejik hesaplaşmanın parçası olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye açısından bakıldığında ise bu gelişmelerin dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor.
Benim üzerinde durduğum temel mesele şu: Doğu Akdeniz’de kurulan her yeni ittifak, bölgesel istikrarı güçlendirecek bir iş birliği mi yaratıyor, yoksa mevcut anlaşmazlıkları derinleştirecek yeni bir güç mücadelesinin kapısını mı aralıyor?
Enerji, güvenlik ve siyasi hesaplar
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki yakınlaşmanın temelinde enerji kaynakları kadar güvenlik kaygıları da bulunuyor. Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz rezervleri, uzun süredir bölge ülkelerinin ekonomik beklentilerini ve dış politika tercihlerini etkiliyor. Ancak doğal gazın çıkarılması, taşınması ve Avrupa pazarlarına ulaştırılması, yalnızca ekonomik fizibiliteyle açıklanabilecek bir konu değil. Boru hatlarının güzergâhı, deniz yetki alanları, finansman maliyetleri ve bölgesel siyasi ilişkiler de belirleyici oluyor.
İsrail, enerji kaynaklarını ekonomik kazanca dönüştürürken Avrupa ile ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlıyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs ise bu süreçte Avrupa Birliği içindeki konumlarını ve Doğu Akdeniz’deki stratejik önemlerini artırmak istiyor. Dolayısıyla üçlü yakınlaşmanın arkasında ekonomik çıkarlarla jeopolitik hedefler iç içe geçmiş durumda.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var. Enerji projelerinin siyasi açıklamalarla gündeme gelmesi, bunların mutlaka ekonomik açıdan uygulanabilir olduğu anlamına gelmiyor. Özellikle deniz altından uzun mesafeli doğal gaz boru hatları, yüksek yatırım maliyetleri ve değişken piyasa koşulları nedeniyle ciddi fizibilite hesaplamaları gerektiriyor. Bölgedeki siyasi dengeler hesaba katılmadan hazırlanan projelerin sürdürülebilir olması da zorlaşıyor.
Türkiye açısından neden önemli?
Türkiye, Doğu Akdeniz’de geniş bir kıyı şeridine, önemli deniz ulaşım bağlantılarına ve bölgesel ticaret açısından kritik bir konuma sahip. Bu nedenle bölgede oluşturulan siyasi ve askerî iş birliklerinin Türkiye’nin güvenlik algısından bağımsız değerlendirilmesi mümkün değil.
Ankara’nın temel öncelikleri arasında deniz yetki alanlarına ilişkin haklarının korunması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hak ve çıkarlarının gözetilmesi ve bölgesel gelişmelerin Türkiye’yi dışlayan bir güvenlik düzenine dönüşmemesi bulunuyor.
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki iş birliğinin kapsamı genişledikçe Türkiye’nin diplomatik ve savunma politikalarına ilişkin değerlendirmeleri de önem kazanıyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, her yakınlaşmayı doğrudan bir askerî tehdit olarak yorumlamak yerine, somut anlaşmaların içeriğini, hedeflerini ve olası sonuçlarını ayrı ayrı incelemektir.
Bölgesel ilişkilerde kalıcı başarı, yalnızca askerî kapasiteyle değil, diplomatik temasların etkinliğiyle de sağlanabilir. Türkiye’nin kendi haklarını kararlılıkla savunurken diyalog kanallarını açık tutması, hem ekonomik hem de siyasi açıdan daha güçlü bir konum oluşturabilir.
Kıbrıs meselesi de bu denklemin en hassas başlıklarından biri. Ada’nın iki toplumunun güvenliği, siyasi eşitliği ve geleceği tartışılırken, bölgesel enerji ve savunma projelerinin Kıbrıs Türklerinin haklarını göz ardı etmemesi gerekiyor. Aksi hâlde ekonomik iş birliği olarak sunulan girişimler, mevcut siyasi anlaşmazlıkları daha da derinleştirebilir.
Elektrik kablosu projesi yeni bir tartışma yaratıyor
Bugün üçlü iş birliğinin en dikkat çekici başlıklarından biri, Yunanistan üzerinden Kıbrıs’a ve ilerleyen aşamada İsrail’e uzanması planlanan deniz altı elektrik bağlantısıdır. Yaklaşık 1,9 milyar avroluk Great Sea Interconnector projesi, Kıbrıs’ın Avrupa elektrik piyasasıyla bağlantısını güçlendirmeyi ve bölgedeki enerji arz güvenliğini artırmayı hedefliyor. Ancak proje, yüksek maliyetler ve deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle önemli engellerle karşı karşıya.
Türkiye’nin bu projeye ilişkin itirazları, deniz yetki alanları ve kıta sahanlığı konusundaki görüşleriyle bağlantılı. Ankara, kendi hak iddia ettiği deniz alanlarında gerçekleştirilecek araştırma ve altyapı faaliyetlerinin koordinasyonunu gerekli görüyor. Atina ise projenin ilerletilmesini savunuyor. Bu farklı yaklaşımlar, enerji altyapısının nasıl kolaylıkla diplomatik gerilim başlığına dönüşebildiğini gösteriyor.
Bana göre asıl mesele, elektrik bağlantısının ekonomik faydasından çok, bu faydanın hangi siyasi ve hukuki çerçevede ortaya çıkacağıdır. Enerji arz güvenliği önemli bir hedef olsa da bölgedeki ülkelerin meşru haklarına ilişkin anlaşmazlıklar görmezden gelinirse projenin maliyeti yalnızca finansal boyutla sınırlı kalmayabilir.
Askerî iş birliği ve güç dengesi
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki yakınlaşmanın güvenlik boyutu da giderek belirginleşiyor. Üç ülke, 2026 yılı için ortak askerî faaliyetleri, eğitimleri ve güvenlik istişarelerini içeren bir eylem planı üzerinde anlaşmıştı. Bu durum, iş birliğinin yalnızca diplomatik temaslarla sınırlı kalmadığını ortaya koyuyor.
Bununla birlikte, söz konusu yapıyı otomatik olarak bütün üyelerini savaşa sokacak bir askerî ittifak şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Ancak savunma teknolojileri, istihbarat paylaşımı ve ortak tatbikatlar yoluyla gelişen ilişkilerin bölgesel güç dengelerini etkileyebileceği de açık.
Türkiye’nin burada izlemesi gereken yol, caydırıcılık kapasitesini korurken diplomatik seçeneklerini de güçlendirmektir. Savunma politikası, ekonomik kapasite ve dış politika birbirinden ayrı düşünülemez. Uzun süreli gerilimler savunma harcamalarını artırabilir, yatırım kararlarını etkileyebilir ve bölgenin ekonomik potansiyelini sınırlayabilir.
Ekonomik sonuçlar ve geleceğe ilişkin beklentiler
Doğu Akdeniz’deki gelişmelerin Türkiye ekonomisine olası yansımalarını da göz ardı etmemek gerekiyor. Enerji fiyatları, dış ticaret, turizm, deniz taşımacılığı ve yabancı yatırım kararları bölgesel istikrardan doğrudan veya dolaylı biçimde etkilenebilir. Yeni enerji bağlantıları fırsatlar yaratabilir; ancak siyasi gerilimler, finansman maliyetleri ve güvenlik kaygıları bu fırsatların hayata geçirilmesini zorlaştırabilir.
Türkiye’nin bölgesel enerji merkezi olma hedefi açısından da bu gelişmeler önem taşıyor. Coğrafi konum, enerji altyapısı ve geniş iç pazar önemli avantajlar sunuyor. Bununla birlikte, kalıcı avantaj elde etmek için öngörülebilir politikalar, güçlü diplomatik ilişkiler ve rekabetçi ekonomik koşullar gerekiyor.
Benim beklentim, önümüzdeki dönemde İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs iş birliğinin enerji ve savunma alanlarında gelişmeye devam etmesi, Türkiye ile bu ülkeler arasındaki ilişkilerin ise somut projeler ve diplomatik temaslar üzerinden şekillenmesidir. Ancak bölgedeki gelişmelerin seyri, Orta Doğu’daki güvenlik ortamına ve büyük güçlerin tutumlarına da bağlı olacaktır.
Sonuç: Doğu Akdeniz’de kazanan kim olacak?
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki üçlü yakınlaşma, Doğu Akdeniz’de yeni bir stratejik düzenin oluştuğuna işaret ediyor. Bu düzenin enerji, savunma ve diplomasi alanlarındaki etkileri önümüzdeki yıllarda daha görünür hâle gelebilir.
Fakat unutulmaması gereken bir gerçek var: Bir ülkenin güvenlik arayışı, başka bir ülkenin güvenlik kaygısını artırıyorsa ortaya kalıcı istikrar değil, karşılıklı güvensizlik çıkar. Türkiye’nin haklarını koruması kadar, bölgede yeni ekonomik fırsatların önünü açacak diplomatik çözümler geliştirmesi de önemlidir.
Doğu Akdeniz’in enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik konumu, bölge ülkeleri için büyük bir ekonomik potansiyel taşıyor. Bu potansiyelin kalıcı refaha dönüşmesi ise dışlayıcı bloklaşmalardan çok, uluslararası hukuk temelinde diyalog ve iş birliğiyle mümkün olabilir.
Son sözüm şu: Doğu Akdeniz’de güç dengelerini yalnızca askerî anlaşmalar belirlemeyecek. Ekonomik sürdürülebilirlik, diplomatik beceri ve bölgesel güven ortamı da belirleyici olacak. Türkiye’nin hedefi, gelişmeleri yalnızca izleyen bir ülke olmak değil; kendi haklarını koruyarak bölgenin geleceğinde etkin rol oynayan, ekonomik fırsatları değerlendiren ve gerilimlerin azaltılmasına katkı sunan bir aktör olmaktır.
ZAFER ÖZCİVAN

