1920’lerde, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından harabeye dönmüş Almanya’da ortaya çıkan bu akım, seyirciye dış dünyayı değil; insanın içindeki kaygıyı, korkuyu ve sıkışmışlığı göstermek istedi.
Dışarıdaki Sokak Değil, İçimizdeki Karanlık
Normal bir filmde bir karakterin korktuğunu yüz ifadesinden ya da çalan gerilim müziğinden anlarız. Alman Dışavurumculuğu’nda ise korku, bizzat duvara, sokağa ve karakterin üzerine düşen gölgeye siner. Dr. Caligari’nin Muayenehanesi veya Nosferatu gibi klasikleri izlerken gördüğümüz o yamuk pencereler, eğri büğrü duvarlar ve garip sokaklar aslında bir mimarın değil, insan psikolojisinin çizimleridir.
O filmlerdeki bükülmüş sokaklar, savaştan çıkmış ruhsal bir çöküş yaşayan insanların zihinsel haritasıdır. Kamera bize “Bakın, bu bir sokak” demez; “Bakın, bir insanın zihninin içi tam olarak böyle karmaşık ve tekinsiz bir yerdir” der.
Eğik Kameralar ve Bıçak Gibi Gölgeler
Bu filmleri izlerken hissettiğimiz o huzursuzluk tesadüf değildir. Kamera bilerek yamuk tutulur (yani eğik açılar kullanılır). Gözümüz düz bir çizgi göremediği için nerede olduğumuzu şaşırır ve farkında olmadan bir tehdit hissine kapılırız.
Işık ve gölge kullanımı da sıradan değildir. Simsiyah, keskin gölgeler karakterlerin arkasından uzar gider. O gölgeler aslında karakterlerin kaçmaya çalıştığı suçluluk duygularının, bastırdığı korkularının duvardaki yansımasıdır.
Günümüz Sinemasına Kalan Miras: Tim Burton ve Nolan
Bu eğri büğrü dünya 1920’lerde kalmadı; izleri bugün izlediğimiz birçok filme kadar ulaştı.
1940’ların karanlık suç filmleri (Film Noir) o kapkaranlık sokak atmosferini bu akımdan aldı.
Tim Burton, Edward Scissorhands veya Batman gibi filmlerindeki o gotik, masalsı ve yamuk binaları tasarlarken doğrudan bu filmlerden ilham aldı.
Christopher Nolan ise bu akımın mekanlarla yaptığını zamanla ve zihinle yaptı. Inception’da rüya içinde bükülen, kendi üzerine katlanan şehirleri ya da Memento’da hafızasını kaybeden bir adamın parçalanmış zihnini izlerken, aslında Dışavurumcu ruhun modern bir halini izleriz. Nolan da tıpkı o eski yönetmenler gibi karakterin iç dünyasındaki karmaşayı filmin dünyasına dönüştürür.
En büyük korkular dışarıda bir yerde değil, kendi zihnimizin yarattığı gölgelerdedir. Ne zaman ışıklar kararsa ve perdeye eğri büğrü bir gölge düşse, aslında kendi içimizdeki kaygılara bakarız. Sinema, iç dünyamızı dışarıya yansıtmanın en büyüleyici yoludur.

