Ama şu sıralar Türkiye’de bir ekonomik gizem olduğunu düşünüyorum.
Çünkü biz çocukların okul masrafını hesaplıyoruz.
Kalem kaç lira olmuş?
Defter kaç lira?
Servis ne kadar?
Beslenme çantasına bugün ne koyacağız?
Ay sonuna kaç gün kaldı?
Ve bütün bunları hesaplarken hesap makinesinin tuşlarına öyle bir basıyoruz ki, sanki NASA’ya roket gönderiyoruz.
Sonra bir bakıyoruz…
Birileri bir günde trilyonlar kazanıyor.
Nasıl?
Gerçekten merak ediyorum.
Bizim hesap makinesinde olmayan hangi tuş var onlarda?
Çünkü bizde “+” var, “-” var, “=” var.
Onlarda galiba “Allah ne verdiyse” tuşu var.
Bir tarafta 22 bin lirayla ayı tamamlamaya çalışan insan…
Öbür tarafta bir günde servetine milyonlar, milyarlar eklenen insanlar.
Şimdi burada insanın aklına kötü bir şey gelmesin.
Belki de mesele zekâdır.
Belki adamın kafası bizimkinden farklı çalışıyordur.
Biz:
“Çocuğun ayakkabısı eskidi, yenisini nasıl alacağız?”
diye düşünüyoruz.
Adam:
“Bugün kaç trilyon kazansam?”
diye düşünüyor.
Demek ki beynin de ekonomik sınıfları var.
Bizim beyin:
“Elektrik faturası geldi.”
Onların beyin:
“Portföy ne durumda?”
Biz:
“Markete gideyim ama sadece ihtiyaç olanları alayım.”
Onlar:
“Biraz daha alalım mı?”
Neyi?
“Her şeyi.”
İşte insan burada ister istemez kendini sorguluyor:
Acaba biz yanlış mı büyütüldük?
Bize hep “Ayağını yorganına göre uzat” dediler.
Meğer bazılarına yorganı değil, yatak odasını satın almayı öğretmişler.
Şimdi kimse bana ekonomi dersi vermesin.
Ben sadece şunu anlamaya çalışıyorum:
Bir insan çocuğunun bir kalemini hesaplarken…
Başka bir insan nasıl olur da bir günde trilyonları hesaplayabilir?
Aradaki fark sadece para mı?
Yoksa bizim bilmediğimiz başka bir matematik mi var?
Çünkü bizim matematikte:
22 bin lira = ay sonunu getirme mücadelesi.
Bazı matematiklerde ise:
Bir gün = servete birkaç sıfır daha.
Ben bu matematiği öğrenmek istemiyorum.
Önce şu kalemin hesabını öğrenelim.
Çünkü çocuğun kalemi bitince…
CEO’nun portföyü değil, annenin morali kırılıyor.

