Arkadaş….

“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar.

Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir” der Tolstoy!

Benim tüm muhteşem hikayelerim şehrime gelen yabancılarla başladı.

O yabancılar ki bir çoğu gönlümden başka yerde yaşamadı.

Cumartesi akşamı şehir dışından geldi yine yıllar önce olduğu gibi.

Kısa bir soluklanmanın ardından yemeğe oturduk benim görselliği zengin lezzeti onun mutfağı ile yarışamaz masama. O ise şahane lezzetlerin kadını.

Ben her çalışan anne çocuğu gibi yemek firmalarının en gözde müşterisiyim.

Bir Tatar kızı olarak “Göbete” yap deseniz bilmem, ama en iyi “Göbete” nerede yapılır bilirim hemen sipariş verebilirim. Geleneksel bir mutfak kültürüm vardır, yine de o geliyor diye sabahtan mutfağa girmiş, yemeğimi yapmış, gün boyunca dışarıda koşuşturmuş, eve ondan yalnızca bir saat önce gelmiş, masayı hazırlamış onu bekliyorum.

O benim arkadaşım, o benim sırdaşım, o benim annem, ablam, dert ortağım…..

Eskişehir denilince bilinen adresim.

Sorgusuz sualsiz kapısı ardına kadar açık olanım.

Akşam üstü oturduğumuz masada yılları devirdiğim, bazen bir iki ay görmediğim, bazen üç beş günün her saniyesini birlikte geçirdiğim, ömrümün en zor yıllarına tanıklık edenim.

Beni benden çok düşünenim.

“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir ” der Tolstoy.

O benim şehrime bir yabancı olarak gelmiş, bir bayan arkadaşımın gece vakti aradığı telefon ile onları konuk etmiş, duru görümüm bilgilerinden yararlanmak için bir araya gelmiştik.

Bir sürü soru soruyor, gözlerinden hüzünle, kızgınlık , mutsuzluk ile çaresizlik arasında duygular geçiyor, yine de güvenli ve dik duruşu ile bende merak uyandırıyordu.

Bir süre kopuk kopuk sürdü görüşmelerimiz.

Ardından o yıllarda Fransız Sokağı olarak bilinen Kurtoğlu Mahallesi’nde kafeler sokağında bir kafe açıp işletmeciliğe soyunduğum da hiç de bilmediğim bu sektörde debelenirken koştu geldi yardımına.

Onunla işletmeciliği öğrendim. (Halâ bu konuda eksik olduğumu düşünüyorum ya, o da ayrı bir yazı konusu olsun) Tanıyanlar bilir!

Canım isterse dünyanın en sevimli kadınıyımdır da, ısınamadığım bir insan /müşteri/ tanıdık, kim olursa olsun o zaman da bir buzdağına dönüşürüm.

Araya kilometrelerce mesafe koyar, duvar falan değil resmen Çin Seddi örerim!

O ise gerçek bir işletmecilik örneği verir.

Sevip sevmediğini önemsemez, müşteridir der.

Ben hoşlanmadığım bir müşteri geldiğinde kafenin üst katına çıkıp kitap okurken, o benim kafeme benden fazla sahip çıkar, servis yapar, sipariş alır, mutfağa girer, hazırlar, servise sunar, kasaya geçer hesap alır, toptancı ile hesap görür, muhasebecim olur, sonra üst kata yanıma gelir psikologum olur, “sen keyifsizsin, hadi dinlen biraz” der, annem olur…

Bazı geceler kafeyi kapattığımız gibi kendimizi dışarı attığımızda bodyguardımdır benim.

Kendi canı pahasına bile olsa beni korur bilirim.

Arap Şükrü Sokağı’na iki kadın olarak gidebilme güvencemdir o benim.

Geçen yıl evinin bahçesinde apartman çocuğu olarak büyüyen bana, ağaçtan vişne toplamanın keyfini yaşatanımdır o benim. Bluzumu vişne lekeleri ile batırdığımda gülen gözlerle bakıp “hadi sen git duş al, ben bluzunu yıkarım” diyen ablamdır o benim.

Kumla’da geçirdiğimiz yazlarda çok sevdiğim Hint kınasını sabırla elime desen desen çizenimdir o benim.

Birlikte içtiğimiz kahvelerde yorumcum.

Yaşadığım hüzünlerde, ayrılıklarda, yüreğimin acısını bastıramadığım anlarda, gece yarısı sesiyle sakinleştirenim, huzurumdur o benim.

Pazar sabahı birlikte geldiğimiz Kumla’da denize dalıp giderken, her duygu geçişimi saniye saniye bilenimdir o benim.

Ve tüm bu duyguları bir kelime ile yeniden yapılandıran Simyacı’mdır o benim.

Cumartesi akşamı oturduğumuz masadan Pazar sabah ezanı ile kalkarken yaşadığımız onca yılın onca anının tanığıdır. Dünüm, bugünümdür o benim.

Verdiği onca nasihata karşı burnumun dikine giden bana gösterdiği sabır duygusunun adıdır .

Bursa’da tanışıp onun değişik şehirlerde devam eden hayat hikayesinde nerede olursa olsun hep yanımda olanımdır o benim.

En gizli sırlarımın ortağı, kimi tatlı sert, bir abla, kimi ondan başka kimsenin bana konuşmasına asla müsaade etmeyeceğim kadar eleştirisel bir anne, kimi elimden tutup atlayamadığım hayat, ‘seksek’ oyununda elimden tutup çizgiyi geçiren oyun arkadaşım, kimi ruhumu dinlendiren şifacımdır o benim..

Yine öyle oldu!

Bu ay Eskişehir’ de görüşemeyince sesimin tınısından anladığı keyifsizliğimi fark edip geldi.

Birlikte uzun bir akşam yemeğinde beni zaman zaman anılar denizinde yüzdürdü, boğulduğum anılarda uzun soluklu bir nefes almamı sağladı, yaşanmış ve yaşanacak güzel günlerden  çocukluğumun masalsı bahçelerinden elimden tutup bu günlere getirdi.

Her zaman ki gibi ruhumu yıkadı, CAN kırıklarımı topladı, kalbimin tadilat işlerini , onarımlarını yaptı gitti.

Sizin de var mıdır böyle arkadaşınız bilmem.

Ama ne zaman Melike Demirağ “Arkadaş” şarkısını söylese, onca kalabalıklar içinde şehrime gelen ve yüreğime yerleşen bu kadını anımsarım yalnızca.

Ortak olmak her sevince /Her derde kedere/ Ve yürümek ömür boyu /Beraberce el ele/ Olmayacak o ta içten gülen gözlerde yaş /Bir gün geberip gitsek bile /Seninle arkadaş….

Yazar

Yazıyı beğendiniz mi? Paylaşarak yakın çevrenizin de görmesini ister misiniz?
Editörün Seçtikleri

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

En Çok Okunan Haberler

Son Yorumlar