Ana SayfaKöşe YazılarımızAynı Kıyıda Beklemek

Aynı Kıyıda Beklemek

​Hayat, düz bir çizgide akıp giden dingin bir nehir değildir.

-SPONSORLU-


Aksine, hep aynı kıyıya vuran, her defasında aynı köpükleri bırakan ve her vuruşunda bizi baştan sınayan ısrarlı bir dalgadır.

Çoğu zaman bir adım ileri gittiğimizi sanırız. Oysa dekor değişir, kostümler ve yüzler yenilenir; ancak sahneye koyduğumuz oyun, repliğine kadar aynı kalır. Hayatın bu tuhaf, sitemkâr ve ısrarlı döngüsü, insanı en çok da yanılgılarının tanıdıklığıyla yüzleştirir.

​İçimizde bir yerlerde biliriz aslında.
Bir ders vardır ve biz o dersi öğrenene kadar hoca yerinden kıpırdamaz. Sınav, başka isimlerle, başka ses tonlarıyla, başka gözlerle yeniden kapımızı çalar. Karşımızdaki insanın maskesi değişmiştir belki; ama bize yaşattığı duygu, içimizde açtığı o tanıdık parantez hiç değişmez. “Yine mi?” deriz, “Neden hep ben, neden hep aynı hikaye?” Oysa o hikayeyi yazan kalemi elinde tutan ile sahnedeki oyunu izleyen aynı kişidir. İnsan, kendi zihninde kurduğu hapishanenin anahtarını cebinde taşıdığını unutacak kadar derin bir uykuya dalar bazen.

​Peki, bile bile mi yürürüz aynı uçurumlara? Neden ilk zamanlarda hissetmediğimiz, göremediğimiz o işaretleri defalarca tekrarladıktan sonra fark etmeye başlarız? Belki de insanın en büyük trajedisi, tanıdık bir acıyı, bilinmeyen bir huzura tercih etme eğilimidir. Alışkanlık dediğimiz o sessiz zehir, bizi güvende hissettirdiği sürece yanlış kararımızın kucağına itmeye devam eder. Bize zarar verse bile “tanıdık” olan, bilinmezin fırtınasından daha konforlu gelir zihne. Fark ederiz; içimizdeki o sızı uyanır, bu kez anlayacağımızı, bu kez düşmeyeceğimizi söyleriz. Ancak fark etmek, iyileşmenin henüz ilk adımıdır; yürümek için o adımı taze bir cesaretle tamamlamak gerekir.

​Derken, insan ilişkilerinin o en çetrefilli sorusu takılır aklımıza.
Neden kadınlar ve erkekler hep aynı döngünün içinde bir araç gibi birbirini tüketir? İnsan, ötekini bir ‘özne’ olarak kavrama yetisini kaybettiğinde başlar bu yabancılaşma.

Birbirimizi anlamak, dinlemek ve tamamlamak yerine, kendi içsel eksikliklerimizi kapatacak birer ‘araç’ gibi görmeye başladığımızda, ilişkiler bir paylaşım alanı değil, bir çıkar arenasına dönüşür. Sevgiyi ararken birbirimizi harcamamızın, onaylanma arzusuyla karşı tarafı bir nesneye indirgememizin sebebi de budur. Kendi yalnızlığımızla barışamadığımız için, başkalarını yalnızlığımızı örtecek birer örtü olarak kullanırız.

​Hayatın tekrarlayan döngüleri bir ceza ya da talihsiz bir kader değildir. Aksine, hayatın bize sunduğu bir şefkat biçimidir belki de. “Henüz anlamadın,” der hayat bize,”henüz kendini tanımadın, sınırlarını çizmedin, kendi değerini başkalarının gözlerinde aramayı bırakmadın.”

​Kısır döngü, suçluyu dışarıda aramayı bıraktığımız an kırılmaya başlar. Karşıdaki kadının ya da erkeğin değil, kendi içimizdeki beklentinin ve korkunun aynasına bakabildiğimizde, hoca sahneden çekilir. İşte o zaman, hep aynı kıyıya vuran dalga durulur ve biz ilk kez yeni bir denize doğru yelken açarız.

Nihal Cevher

Yazar

Yazıyı beğendiniz mi? Paylaşarak yakın çevrenizin de görmesini ister misiniz?
Editörün Seçtikleri

En Çok Okunan Haberler

Son Yorumlar