Eylülün son gününde, sonbaharın tatlı serinliği Ankara’yı sararken Aslanlı Yol’dan yavaşça yürümek; sadece bir ziyaret değil, tarihle, geçmişle ve bir milletin geleceğe olan sözüyle sessiz bir buluşmadır.
Anıtkabir’in atmosferi daha ilk adımda insanı içine çeker. Karmaşık duyguların, hüznün, gururun, minnetin ve özlemin iç içe geçtiği bu alanda adımlar kendiliğinden ağırlaşır. Ziyaretin en sarsıcı anlarından biri, çelenk koyma töreni sırasında yaşanır.
Tören birliğindeki askerlerin merdivenleri tırmanırken çıkardığı ritmik ve kararlı bot sesleri, Mozole’ye yaklaştıkça yavaşlar. Ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün huzuruna gelindiğinde, o sert bot sesleri yerini neredeyse hiç basılmıyormuşçasına derin bir sessizliğe bırakır. O an, çevreye yayılan “çıt” çıkmayan hürmet atmosferi, insanın tüylerini diken diken eden büyülü bir saygı anıdır. Mermer sütunların arasında yankılanan bu sessizlik, kelimelerin anlatmakta yetersiz kaldığı en büyük minnettarlık ifadesidir.
Bu derin saygı duruşunu tamamlayan bir diğer Unutulmaz an ise nöbetçi askerlerin devir teslim törenidir. Çakı gibi duruşları, gözlerindeki sarsılmaz kararlılık ve mermer duvarlarda yankılanan gür komut sesleriyle genç askerler, sadece bir nöbeti devralmazlar; bu vatanın bağımsızlık ruhunu ve geleceğini omuzlarında taşıdıklarını hissettirirler. Onların duruşundaki o sarsılmaz disiplin, izleyenlerin göğsünü kabartırken göz pınarlarından dökülen yaşlara engel olmayı imkânsız kılar. O an tutulamayan gözyaşları; hüzünden ziyade, bu topraklarda özgürce yaşayabilmenin yarattığı yoğun gururdan ve aidiyet duygusundan süzülür. Dudaklardan gayriihtiyari tek bir dua dökülür: “Allah bu millete zeval vermesin.”
Anıtkabir, bize sadece geçmişte elde edilen büyük bir zaferin ve kurulan Cumhuriyet’in hikâyesini anlatmaz. Bize kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve bu vatana olan borcumuzu hatırlatır. Eylülün son gününde yaşanan bu hisler, bu vatanın ve Cumhuriyet’in neden ilelebet payidar kalacağının en canlı kanıtıdır. Çünkü bu millet, bağımsızlığını borçlu olduğu Ulu Önder Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını unutmadığı; o huzurda aynı gururla ürperdiği sürece var olmaya devam edecektir.
Gözyaşlarıyla, gururla ve sonsuz bir minnetle haykırdığımız o cümle, sadece bir temenni değil, bu topraklara kazınmış en büyük hakikattir:
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Nihal Cevher

