Cuma akşamı aynı şehirde, aynı zaman diliminde ama bambaşka hayatların içinden geçen kadınlarla bir araya geldim.
Her biri ayrı hikâye, ayrı mücadele, ayrı bir dünya. Ama garip bir şekilde hepsinin kalbinde aynı cümle yankılanıyordu: Vazgeçmek yok. Cesaret var. Kimisi hayatın en başında elinden alınmış hakların içinden yürümüş. Küçük yaşta okuldan koparılmış, hayallerine ara verilmiş, yapamazsın denmiş. Ama o, hayatın ona çizdiği sınırları kabul etmemiş.
Bazılarının hikâyesi eksilerek başlamış. Eğitim hakkı elinden alınmış, imkânları sınırlı, seçenekleri dar. Hayat ona buraya kadar demiş. Ama o, içinden sessiz bir itirazla cevap vermiş. Anne olduktan sonra yeniden öğrenmeye başlamış,kalem tutmuş elleri, çocukları ile alfabe öğrenmiş,okumayı, yazmayı öğrenmiş ehliyet almış, evlere temizliğe gitmiş, pazarda satış yapmış ve hayata dört elle tutunmuş.
Küçük küçük adımlarla ilerlemiş. Dışarıdan bakınca sıradan görünen o adımlar, aslında büyük bir içsel direncin sonucu. Ve zamanla o küçük adımlar bir hayatı dönüştürmüş.
Ve bir gün bakmış ki, artık kendi işinin sahibi.
Yorgun ama gururlu. Sessiz ama dimdik.
Kimisi ise hayatın daha konforlu tarafından başlamış yolculuğuna.
İmkânlar, fırsatlar, destekler. Her şey önünde hazırmış .
Ama o, hazır olanla yetinmemiş. O imkânların gölgesinde kalmayı reddetmiş. Daha fazlasını istemiş, daha derinini aramış. Okumuş, araştırmış, üretmiş. Ülkesi için ,çevresi için,insanlık için ne yapabilirim demiş.Destek var, fırsat var, alan var.
Ama bu da her şeyin kolay olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü bazen asıl mücadele, hazır olanın içinde kaybolmamayı seçmek.
O kadınlar, kendilerine sunulanla yetinmek yerine, kendi yollarını aramışlar.
Daha iyisini değil, daha anlamlı olanı istemişler. Ve bunun için çaba göstermişler.
İki farklı hayat. Ama ortak bir psikolojik nokta var: Sorumluluk alma hali.
Hiçbiri “Benim hayatım böyleymiş” deyip kenara çekilmemiş. Çünkü insanın hayatındaki en kritik kırılma noktalarından biri bu aslında. Ya olanı olduğu gibi kabul edip edilgenleşiyoruz ya da olanı kabul edip, buradan sonra ne yapabileceğimize bakıyoruz.
Onlar ikinci yolu seçmiş.
Belki de bu yüzden güçlüler.
Çünkü güç, hiç zorlanmamak değil; zorlanırken kendi payını görebilmek.
Güç, her şey yolundayken iyi olmak değil; her şey karıştığında bile yönünü kaybetmemek.
Ve sonunda kendi emeğiyle bu ülkenin çocuklarına, eğitimine, geleceğine dokunan bir iz bırakmış.Işık tutmuş.
Rahat ama asla rehavete kapılmamış.
Dışarıdan bakınca birbirine hiç benzemeyen, hatta aynı cümlede yan yana gelmesi zor görünen hayatlar.
Ama biraz durup dinlediğinizde, hepsinin içinde tanıdık bir şey fark ediyorsunuz: İnsan olmanın ağırlığı ve buna rağmen devam edebilme gücü.
İki farklı başlangıç. İki farklı hikâye. Ama aynı direnç.
Çünkü mesele nereden başladığın değil, nerede durmayı reddettiğin.
Mesele sana ne verildiği değil, senin neyi dönüştürdüğün.
Dikkat ettim de hiçbiri kader böyleymiş demedi.
Hiçbiri hayatın önüne koyduğu engelleri mazeret yapmadı.
Aksine, olan oldu dediler.
Çözüm üretmek için canla başla dişini tırnağına takıp
Buradan sonra ne yapabiliriz? diye sordular.
Yol bulamadıklarında yol oldular.
Kapı kapanınca pencere aralamadılar, duvarı yıktılar.
Ve belki de en kıymetlisi…
Hiçbiri sadece kendisi için yürümemişti.
Her adımlarında başka bir kadına, başka bir çocuğa, başka bir hayata umut taşımışlardı.
Bugün bizlere düşen ise sadece izlemek değil.
Anlamak.
İlham almak.
İlham olmak.
Ve belki de en önemlisi, kendi hikâyemizi yazarken bahaneleri değil, cesareti seçmek.
Çünkü hayat, kim olduğumuzdan çok neye dönüşmeyi seçtiğimizle ilgileniyor.
Şunu fark ettim:
Hayat koşulları insanı etkiler ama belirlemez.
Belirleyen şey, o koşullar karşısında aldığımız tutumdur.
Ve belki de en sade haliyle mesele şu:
“Yol yok” dediğimiz yerde durmak mı,
yoksa “yol yoksa açarım” diyebilmek mi?
Bu üç günün bana bıraktığı şey tam olarak buydu.
Hepimizin farklı hikâyeleri olabilir ama hepimizin bir seçim hakkı var.
Ve o seçim, sandığımızdan çok daha belirleyici.


