Elimizde bir kanıt bulunmasa da zihnimizde bir film kurguluyor, kendi yazdığımız hikâyeyi gerçekmiş gibi karşı tarafın önüne koyabiliyoruz. Sonra da bu hikâyeye inanıp sesimizi yükseltiyor, hesabını soruyoruz. Karşımızdaki insanın şaşkınlığını bile bazen suçluluğuna yoruyoruz.
Peki, duyduklarımızın ne kadarı doğru? Anlatılanların eksik kalan bir tarafı olabilir mi? Sözü aktaran kişi yanlış anlamış olabilir mi? En önemlisi, biz yanılıyor olabilir miyiz?
Çoğu zaman bu soruları sormuyoruz. Çünkü kızgınken anlamaktan çok haklı çıkmak istiyoruz. Karşımızdakinin açıklamasını dinlerken bile vereceğimiz cevabı hazırlıyoruz. Böyle olunca konuşmak, birbirimizi anlamaya değil, birbirimizi yormaya dönüşüyor.
Üstelik bizi şüpheye düşüren kişiye göstermediğimiz sorgulayıcı tavrı, hakkında konuşulan insana gösterebiliyoruz. Birinin anlattığını kolayca kabul ederken diğerinin kendisini anlatma çabasına kuşkuyla bakıyoruz. Böylece daha konuşmanın başında terazinin bir kefesine kendi elimizle ağırlık koyuyoruz.
Oysa şüphe duymamız, bir insanı suçlama hakkı vermez. Sorabilir, açıklama isteyebilir, duyduklarımızı araştırabiliriz. Ancak kullandığımız kelimelere dikkat etmeli, karşımızdakinin duygularını ve onurunu gözetmeliyiz.
Bir an durup “Böyle bir konu duydum, bir de senden dinlemek istiyorum” demek, pek çok kırgınlığın önüne geçebilir. Bu yaklaşım, hem gerçeği öğrenmemize hem de karşımızdakinin kendisini anlatmasına fırsat verir.
Haksız olduğumuzu anladığımızda ise konuyu sessizce kapatmakla yetinmemeliyiz. Söylediklerimizin sorumluluğunu üstlenmeli, açıkça özür dilemeli ve verdiğimiz zararı gidermek için çabalamalıyız.
Çünkü gerçek ortaya çıktığında fikrimiz değişebilir. Fakat bu değişiklik, kızgınlıkla söylediğimiz sözlerin açtığı yarayı kapatmaya yetmez.
Hüküm vermeden önce anlamaya çalışarak dinlemeliyiz ki ne karşımızdakini haksız yere incitelim ne de sonradan sözlerimizden utanalım.


