
Dikkat ettiniz mi, ne zaman birine “Nasılsın?” diye sorsak, cevabı hazır: “Çok yoğunum.”
Kimse artık “iyiyim” demiyor. Sanki yoğun olmak, hayatta bir yere yetiştiğimizi kanıtlayan bir belge gibi. Meşgulsek değerliyiz, meşgulsek önemliyiz.
Sabah alarmdan önce uyanıyoruz, geceden kalma yorgunlukla güne başlıyoruz. Kahvaltı yaparken mesajlara bakıyor, yürürken mailleri cevaplıyor, bir işle uğraşırken başka bir işin planını kuruyoruz. Aynı anda her yerdeyiz ama hiçbir yerde değiliz. Buna da “hayat” diyoruz.
Asıl tuhaf olan şu: Bu kadar koşturmanın sonunda durup kendimize “Ben mutlu muyum?” diye sormuyoruz. Sorsak da cevabı duymaktan korkuyoruz belki. Çünkü mutluluğun bir yerde bizi beklediğine inandırılmışız. Bir hedefin sonunda, bir terfinin köşesinde, biraz daha para kazanırsak, biraz daha sabredersek…
Herkes yetişmeye çalışıyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor.
Takvimler dolu, ajandalar kabarık, yapılacaklar listesi hiç bitmiyor. Buna rağmen içimizde eksik bir şey var. Adını koyamadığımız bir yorgunluk. Fiziksel değil, ruhsal.
Eskiden insanlar boş zamanlarından bahsederdi. Şimdi boş olmak ayıp. “Hiç işim yok” demek neredeyse suç gibi. Oysa insan bazen hiçbir şey yapmamalı. Sadece durmalı. Sıkılmalı hatta. Çünkü mutluluk çoğu zaman koştururken değil, durduğumuz anlarda yakalıyor bizi.
Belki de mesele meşgul olmamız değil, kendimizle meşgul olmamamız.
Ne hissettiğimizi, ne istediğimizi, neden bu kadar yorgun olduğumuzu konuşmaya zaman ayırmıyoruz. Sürekli bir yerlere yetişirken, kendimizi geride bırakıyoruz.
Herkes çok meşgul. Ama kimse mutlu değil.
Belki de önce şunu kabul etmek gerekiyor: Meşgul olmak, mutlu olmak demek değil. Ve bazen gerçekten iyi olmak için, biraz geç kalmayı göze almak gerekiyor.


