Kendini her şeye muktedir sanan insanoğlu, gözle görülmeyen küçücük bir vesileyle veya tek bir anlık felaketle ne kadar aciz olduğunu hatırlar. Hayat, tüm ihtişamı ve belirsizliğiyle, aslında bir anlık tecelliden ibarettir.
Bu hakikatle yüzleştiğimizde, hayatı zorlaştırmanın değil, sadeleştirmenin yollarını aramak gerekir. Belki de yaşamın en büyük sırrı basitlikte gizlidir.
Bedenin ve ruhun sağlığı yerindeyse, insanoğluna lütfedilmiş en büyük nimet zaten elde edilmiş demektir.
Güneşe merhaba diyebilmek, sabaha erişebilmek ve seher vaktinin o serin, diri nefesini ciğerlerine çekebilmek başlı başına bir varoluş mucizesidir.
Gerçek mutluluk, uzaktaki büyük hedeflerde değil; bir çiçeğin zarafetine şahit olmakta, bir kelebeğin hafifliğini hissetmekte ya da sokaktaki bir kedinin başını okşayabilmekte saklıdır. Gören bir göz, duyan bir kulak ve bizi sevdiklerimize götüren bir çift ayak… Bunlar, alışıldık geldikleri için çoğu zaman olağan ancak yokluklarında hayatı durduran devasa nimetlerdir.
Yüreğinde yarına dair umutları ve hayalleri olan bir insan için geride kalan her şey, yalnızca dünyanın geçici telaşından ibarettir. Yaşam yolculuğunda karşılaşılan her acı ve zorluk, kendi içinde bir olgunlaşma müjdesi taşır. Sabredebilmek, tevekkül kılmak, olaylar karşısında sakin kalıp düşünebilmek; yalnızca insan kalabilmenin değil, ruhen kemale erebilmenin de tek yoludur. Aksi halde, ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlayamadığımız bu dünyadan sessizce geçip gideriz.
Huzura giden yol; henüz gerçekleşmemiş olanın kaygısıyla ya da artık elimizde olmayanın hasretiyle tükenmekten geçmez. Hakiki huzur; olanı kabul etmekte, eldeki nimete rıza göstermekte ve “an”ın getirdiği zenginliği yaşayabilmektedir. Zira hayat, geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin kaygıları arasında kaçırdığımız o kıymetli “şimdi”den ibarettir.
Nihal Cevher

