Işıklar, kırmızı halı, şık tuvaletler ve o meşhur altın heykelcik… Her yıl bu zamanlar, sinema dünyasının kalbi Los Angeles’ta atar. Kimin kazanacağı, kimin “snub” yediği (hakkının yendiği), kimin sahnede ne söyleyeceği haftalarca konuşulur. Peki, bugün milyonların ekran başında sabahladığı bu devasa şov, aslında nasıl başladı? Gelin, filmi biraz geriye saralım.
Takvimler 16 Mayıs 1929’u gösteriyordu. Yer, Hollywood Roosevelt Oteli’nin “Blossom” salonu. Bugünün aksine, o gece canlı yayın araçları, patlayan flaşlar veya saatler süren teşekkür konuşmaları yoktu. Sadece 270 davetlinin katıldığı, biletlerin 5 dolardan satıldığı özel bir akşam yemeğiydi. Törenin sunuculuğunu Akademi başkanı Douglas Fairbanks üstlenmişti ve inanması güç ama tüm ödül dağıtımı sadece 15 dakika sürdü.
Daha da ilginci, o gece kimse zarfı açarken heyecanlanmadı; çünkü kazananlar törenden üç ay önce zaten açıklanmıştı. İlk “En İyi Film” ödülünü, sessiz sinemanın son büyük destanlarından biri olan Wings (Kanatlar) kazandı. O dönemde sesli sinema devrimi yeni yeni başlıyordu ve Akademi, haksız rekabet olmasın diye sesli filmleri yarışma dışı bırakmıştı.
Peki ya o meşhur isim? Resmi adı “Akademi Liyakat Ödülü” olan bu heykelciğe neden “Oscar” diyoruz? Efsaneye göre, Akademi’nin kütüphanecisi Margaret Herrick, heykeli ilk gördüğünde “Aman Tanrım, tıpkı amcam Oscar’a benziyor!” demiş. Bu lakap kulislerde dolanmış, nihayetinde 1939’da Akademi tarafından resmen benimsenmiş.
Kurulduğu ilk yıllarda, MGM stüdyosunun patronu Louis B. Mayer’in sektörü kontrol altında tutmak ve sendikalaşmayı önlemek amacıyla kurduğu Akademi, zamanla bambaşka bir kimliğe büründü. Başlangıçta stüdyo patronlarının gövde gösterisi olan bu tören, II. Dünya Savaşı yıllarında askerlere moral kaynağına, 1950’lerde televizyonun yaygınlaşmasıyla küresel bir fenomene, 70’lerde ise politik söylemlerin sahnesine dönüştü.
Bugün Oscar, sadece bir ödül töreni değil; bir endüstri standardı, bir pazarlama devi ve sinema tarihinin en büyük arşivcisi konumunda. Eleştirilecek çok yanı olabilir; “Çok beyaz”, “çok ticari” veya “çok politik” bulunabilir. Ancak değişmeyen tek bir gerçek var: O 3,5 kiloluk altın kaplama şövalye, hala bir sinemacının kariyerinde ulaşabileceği en yüksek zirve olarak kabul ediliyor.
Bu yıl da yine o sihirli gece için ekran başında olacağız. Belki favori filmimiz kazanmayacak, belki tören çok uzayacak ama biz yine de sinemanın o büyüleyici rüyasına ortak olmaktan vazgeçmeyeceğiz. Çünkü Oscar, biraz da sinemanın bize vaat ettiği o “ölümsüzlük” hissinin ta kendisi.


