Günümüz insanı çok çalışıyor. Plan yapıyor, koşturuyor, hedefler koyuyor. Ama ne tuhaftır ki, bütün bu çabanın ortasında içten içe bir huzursuzluk taşıyor. Çünkü çoğu zaman mesele daha fazlasını yapmak değil; doğru yerden durabilmek.
İnanmak, yalnızca dile getirilen bir temenni değildir. İnanç, insanın yönünü belirler. Nereye ait olduğunu, ne uğruna yürüdüğünü hatırlatır. Mevlana’nın çağrısı tam da buradadır: İnsan, önce kendine doğru olmayı seçmelidir. Olduğundan başka görünmeden, kalbiyle çelişmeden.
Teslimiyet ise sıkça yanlış anlaşılan bir kavram. Teslim olmak; vazgeçmek, kabullenmek ya da geri çekilmek değildir. Teslimiyet, insanın elinden geleni yaptıktan sonra, sonucu hayatın akışına güvenle bırakabilmesidir. Kontrol ihtiyacını değil, hakikati merkeze almaktır.
Yunus Emre’nin “doğru ol” çağrısı da bu yüzden zamansızdır. Çünkü doğru olmak, her çağda cesaret ister. Eğilip bükülmemeyi, kalabalıkların yönüne değil vicdanın sesine kulak vermeyi gerektirir.
Belki de başarı dediğimiz şey; daha çok kazanmak, daha yükseğe çıkmak değildir. Belki başarı, insanın kalbiyle yaptığı iş arasında mesafe bırakmamasıdır. İnandığı gibi yaşaması, yaşadığı gibi olmasıdır.
Bugün en çok buna ihtiyacımız var:
Daha fazla çabadan önce, daha fazla doğruluğa.
Daha fazla kontrolden önce, biraz teslimiyete.
Ve en çok da, gerçekten inanabileceğimiz bir yola.


