Bir nesil düşünün. Ne sokaklara dökülerek isyan ediyor ne de yüksek sesle şikâyet ediyor. Ama her sabah biraz daha ağır uyanıyor hayata. Alarm sesine değil, hayal kırıklıklarına açıyor gözlerini. İşte ben bugün o nesilden bahsetmek istiyorum. Sessizce yorulanlardan.
Bu yorgunluk öyle bir gecede olan cinsten değil. Ne uykuyla geçiyor ne de bir tatille. Yıllara yayılmış, birikmiş, içe çökmüş bir yorgunluk bu. Sürekli “biraz daha sabret” denilerek büyütülmüş bir yorgunluk. Hep daha sonrası vaat edilmiş ama o “sonra” bir türlü gelmemiş.
Sokakta, toplu taşımada, kafelerde görüyorum onları. Omuzları düşük, bakışları uzak. Ellerinde telefonlar var ama zihinleri hep başka yerde. Konuşuyorlar ama tam olarak anlatamıyorlar. Gülüyorlar ama içten değil. Çünkü bu nesil duygularını bile ekonomik kullanmak zorunda kaldı. Yorulmaya bile vakti yokmuş gibi davranıyor.
Bu nesle küçük yaşlardan itibaren güçlü olması öğretildi. Düşerse kalkması, üzülürse susması, yorulursa belli etmemesi beklendi. “Hayat zor” denildi. “Herkes böyle” denildi. Ama kimse durup şunu sormadı: Bu kadar zor olmak zorunda mıydı?
Onlar çalıştı, Okudu, Çabaladı, Kendini geliştirdi, Yetmedi, Daha fazlası istendi, Daha hızlı, daha üretken, daha dayanıklı olmaları beklendi. Bir noktadan sonra yorgunluk bir his olmaktan çıktı, bir kimliğe dönüştü. “Yorgunum” demek ayıp sayıldı. Çünkü herkes yorgundu. Ama kimse dinlenemiyordu.
Belki de en acı olanı şu: Bu nesil umut etmeyi bile temkinli öğrendi. Hayal kurarken cümlelerin sonuna hep bir “ama” ekledi. “İsterdim ama…”, “Olabilirdi ama…” Hayaller bile bütçe hesabına tabi tutuldu. Gelecek, planlanan bir şey olmaktan çıkıp belirsiz bir ihtimale dönüştü.
Bir gazeteci olarak insanları dinliyorum. Röportajlarda, kulislerde, aralarda. Kimse yüksek sesle “tükendim” demiyor. Ama satır aralarında hep aynı cümle var: “Çok yorulduk.”
Bu yorgunluk tembellikten değil. Tam tersine, sürekli ayakta kalmaya çalışmaktan.
Sessizce yorulan bu nesil aslında çok şey istemiyor. Biraz nefes almak istiyor. Emeğinin karşılığını görmek istiyor. Sabah kalktığında sadece “bugünü nasıl atlatırım” diye düşünmemek istiyor. Güçlü olmak zorunda kalmadan var olabilmek istiyor.
Belki artık bu sessizliği romantize etmeyi bırakmalıyız. “Ne kadar dayanıklılar” demek yerine, “Neden bu kadar dayanmak zorundalar?” diye sormalıyız. Çünkü bu yorgunluk bireysel değil; bu, toplumsal bir mesele.
Ve şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Sessizce yorulan bir nesil, bir gün sessizliğini bozarsa, asıl o zaman çok geç olabilir.
Sessizce Yorulan Bir Neslin Hikâyesi
Bir nesil düşünün. Ne sokaklara dökülerek isyan ediyor ne de yüksek sesle şikâyet ediyor. Ama her sabah biraz daha ağır uyanıyor hayata. Alarm sesine değil, hayal kırıklıklarına açıyor gözlerini. İşte ben bugün o nesilden bahsetmek istiyorum. Sessizce yorulanlardan.Bu yorgunluk öyle bir gecede olan cinsten değil. Ne uykuyla geçiyor ne de bir tatille. Yıllara yayılmış, birikmiş, […]
Bir nesil düşünün. Ne sokaklara dökülerek isyan ediyor ne de yüksek sesle şikâyet ediyor. Ama her sabah biraz daha ağır uyanıyor hayata. Alarm sesine değil, hayal kırıklıklarına açıyor gözlerini. İşte ben bugün o nesilden bahsetmek istiyorum. Sessizce yorulanlardan.
Bu yorgunluk öyle bir gecede olan cinsten değil. Ne uykuyla geçiyor ne de bir tatille. Yıllara yayılmış, birikmiş, içe çökmüş bir yorgunluk bu. Sürekli “biraz daha sabret” denilerek büyütülmüş bir yorgunluk. Hep daha sonrası vaat edilmiş ama o “sonra” bir türlü gelmemiş.
Sokakta, toplu taşımada, kafelerde görüyorum onları. Omuzları düşük, bakışları uzak. Ellerinde telefonlar var ama zihinleri hep başka yerde. Konuşuyorlar ama tam olarak anlatamıyorlar. Gülüyorlar ama içten değil. Çünkü bu nesil duygularını bile ekonomik kullanmak zorunda kaldı. Yorulmaya bile vakti yokmuş gibi davranıyor.
Bu nesle küçük yaşlardan itibaren güçlü olması öğretildi. Düşerse kalkması, üzülürse susması, yorulursa belli etmemesi beklendi. “Hayat zor” denildi. “Herkes böyle” denildi. Ama kimse durup şunu sormadı: Bu kadar zor olmak zorunda mıydı?
Onlar çalıştı, Okudu, Çabaladı, Kendini geliştirdi, Yetmedi, Daha fazlası istendi, Daha hızlı, daha üretken, daha dayanıklı olmaları beklendi. Bir noktadan sonra yorgunluk bir his olmaktan çıktı, bir kimliğe dönüştü. “Yorgunum” demek ayıp sayıldı. Çünkü herkes yorgundu. Ama kimse dinlenemiyordu.
Belki de en acı olanı şu: Bu nesil umut etmeyi bile temkinli öğrendi. Hayal kurarken cümlelerin sonuna hep bir “ama” ekledi. “İsterdim ama…”, “Olabilirdi ama…” Hayaller bile bütçe hesabına tabi tutuldu. Gelecek, planlanan bir şey olmaktan çıkıp belirsiz bir ihtimale dönüştü.
Bir gazeteci olarak insanları dinliyorum. Röportajlarda, kulislerde, aralarda. Kimse yüksek sesle “tükendim” demiyor. Ama satır aralarında hep aynı cümle var: “Çok yorulduk.”
Bu yorgunluk tembellikten değil. Tam tersine, sürekli ayakta kalmaya çalışmaktan.
Sessizce yorulan bu nesil aslında çok şey istemiyor. Biraz nefes almak istiyor. Emeğinin karşılığını görmek istiyor. Sabah kalktığında sadece “bugünü nasıl atlatırım” diye düşünmemek istiyor. Güçlü olmak zorunda kalmadan var olabilmek istiyor.
Belki artık bu sessizliği romantize etmeyi bırakmalıyız. “Ne kadar dayanıklılar” demek yerine, “Neden bu kadar dayanmak zorundalar?” diye sormalıyız. Çünkü bu yorgunluk bireysel değil; bu, toplumsal bir mesele.
Ve şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Sessizce yorulan bir nesil, bir gün sessizliğini bozarsa, asıl o zaman çok geç olabilir.



