Ana SayfaKöşe YazılarımızGülümseyen Yüzlerin Ardındaki Sessizlik

Gülümseyen Yüzlerin Ardındaki Sessizlik

Gazetecilik bana şunu öğretti: İnsan en çok sustuğu yerden anlaşılır.
Yıllardır sokaktayım. Kalabalıkların içinde, miting alanlarında, adliye koridorlarında, hastane bekleme salonlarında… Mikrofonu uzattığım yüzlerin çoğunda aynı ifadeyi görüyorum: Kontrollü bir gülümseme. Ne tam mutlu ne tam mutsuz. Sanki duygu dozajı ayarlanmış. Sanki fazla bir şey belli etmek tehlikeli.
“Ne hissediyorsunuz?” diye soruyorum.
“İyiyiz,” diyorlar.
O “iyiyiz” kelimesinin içine sığdırılanları bazen saatlerce yazabilirim.
Bir deprem bölgesinde, evi yıkılmış bir adam bana gülümseyerek “Canımız sağ olsun” dedi. O an yüzündeki ifade ile gözlerinin içi birbirini tutmuyordu. Bir mahkeme çıkışında, yıllardır adalet arayan bir anne “Alıştık artık” diye omuz silkti. Bir üniversite öğrencisi, gelecek kaygısını anlatırken arada kahkaha attı. Hep aynı şey: Gülümseyen yüzler, derin bir sessizlik.
Belki de biz bu ülkede üzülmeyi bile ölçülü yaşamayı öğrendik.
Çok sevinirsek ayıp, çok ağlarsak zayıf, çok öfkelenirsek sorunlu sayılıyoruz. O yüzden yüzümüzde hep “idare eder” bir ifade var. Ne tam düşüyoruz ne tam ayağa kalkıyoruz. Arada bir yerde asılı kalmış gibiyiz.
Sosyal medyada her şey daha da keskin. Fotoğraflar parlak, hayatlar düzenli, kahkahalar yüksek. Kimse uykusuz gecelerini paylaşmıyor. Kimse “Bugün içim sıkışıyor ve nedenini bilmiyorum” yazmıyor. Hep iyi haberler, güzel anlar, başarı hikâyeleri… Oysa ben haber merkezinde her gün başka bir tablo görüyorum. İşten çıkarılanlar, borcunu ödeyemeyenler, hayal kırıklıkları, yarım kalmış hayatlar.
Ama ertesi gün o insanlar da fotoğraf paylaşıyor. Gülümsüyorlar.
En çok da gençlerde görüyorum bu sessizliği. Röportaj yaparken gözleri pırıl pırıl ama cümlelerin arasında hep bir “ama” var. “Planlarım var ama…” “Umutluyum ama…” O “ama” kelimesi, bazen bir kuşağın iç sıkıntısını özetliyor. Gülüyorlar, espri yapıyorlar, hayata adapte olmuş görünüyorlar. Fakat biraz derine indiğinizde hep aynı soru çıkıyor: “Gerçekten böyle mi yaşamak zorundayız?”
Belki de en yorucu olan, sürekli iyi görünme mecburiyeti.
Gazeteci olarak şunu da biliyorum: İnsan kamera açıldığında değişir. Cümlelerini tartar, yüzünü toplar, duygusunu filtreler. Çünkü görünür olmak savunmasız kalmak demektir. Ve biz savunmasız kalmaktan korkuyoruz. O yüzden kırıldığımızı saklıyor, yorulduğumuzu hafifletiyor, içimizdeki boşluğu kelimelere dökmüyoruz.
Oysa en gerçek anlar, kayıt kapandıktan sonra yaşanıyor.
Mikrofonu indirdiğimde, kamera kapandığında insanlar bazen derin bir nefes alıyor. “Aslında…” diye başlayan cümleler o zaman geliyor. Aslında çok yorgunum. Aslında korkuyorum. Aslında artık güçlü olmak istemiyorum.
İşte o “aslında”ların toplamı, bu toplumun görünmeyen hikâyesi.
Gülümseyen yüzlerin ardında biriktirdiğimiz şey sadece kişisel hüzünler değil. Toplumsal bir sessizlik de var. Birbirimizi gerçekten dinlemiyoruz. Hızlıyız, aceleciyiz, yüzeyseliz. “Nasılsın?” sorusu bile çoğu zaman bir nezaket kalıbı. Cevabı duymaya hazır değiliz.
Belki de bu yüzden herkes biraz içine konuşuyor artık.
Bazen düşünüyorum: Eğer bir gün herkes gerçekten ne hissettiğini olduğu gibi söylese, nasıl bir gürültü çıkar? Kaç kırgınlık, kaç hayal kırıklığı, kaç bastırılmış cümle havaya karışır? Belki de asıl kaos o zaman başlar. Ama belki de iyileşme de orada başlar.
Ben artık gülümseyen bir yüz gördüğümde sadece o ifadeye bakmıyorum. Gözlerin kenarına, ses tonundaki titreşime, cümle aralarındaki boşluğa kulak veriyorum. Çünkü bazen en yüksek çığlık, hiç duyulmayan o sessizlikte saklı.
Ve şunu kabul ediyorum: Hepimiz zaman zaman o sessizliğin içindeyiz.
Sürekli güçlü olmak zorunda değiliz. Sürekli neşeli, üretken, dayanıklı olmak zorunda değiliz. İnsan dediğin bazen kırılır, bazen susar, bazen sadece anlaşılmak ister. Belki de birbirimize verebileceğimiz en büyük şey çözüm değil; gerçekten dinlenen bir alan.

Sürekli dimdik durmak zorunda değiliz. Sürekli toparlanmak, güçlü görünmek, iyi hissetmek zorunda değiliz. İnsan bazen kırılır. Bazen yorulur. Bazen sadece biri “Anlıyorum” desin ister.
Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı çözüm değil; şefkat.
Biraz daha yavaşlık.
Biraz daha gerçeklik.
Ve birinin, o gülümsemenin arkasındaki sessizliği fark etmesi.
Çünkü bazı yüzler gülerken, içleri yardım ister.
Ve bazı sessizlikler, duyulmayı bekler…

Yazar

Yazıyı beğendiniz mi? Paylaşarak yakın çevrenizin de görmesini ister misiniz?
Editörün Seçtikleri

En Çok Okunan Haberler

Son Yorumlar