Sabahın ilk ışıkları daha şehrin üzerine düşmeden telefon çalar. Kimi zaman bir yangın ihbarı, kimi zaman bir kaza, kimi zaman da onlarca insanın hayatını değiştirecek bir olay… O an ne yarım kalan uyku düşünülür ne de soğuyan çay. Kamera omuza alınır, not defteri çantaya konur ve yola çıkılır. Çünkü gazetecilik, mesai saati olan bir meslek değil; gerçeğe yetişme mücadelesidir.
Sahada çalışan gazeteciler, haberi masa başında değil; asfaltın sıcağında, enkazın tozunda, yağmurun altında, siren seslerinin arasında öğrenir. Bir yangında herkes güvenli bir noktaya koşarken onlar alevlere yaklaşır. Bir depremde insanlar sevdiklerine ulaşmaya çalışırken onlar, enkaz başında bekleyen bir annenin gözlerindeki umudu ve çaresizliği aynı kareye sığdırmaya çalışır. Çünkü bilirler ki bugün yazılmayan gerçek, yarın unutulur.
Bir kadın gazeteci için ise saha yalnızca haber peşinde koşulan bir yer değildir. Aynı zamanda önyargılarla, ötekileştirici bakışlarla ve zaman zaman güvenlik endişesiyle mücadele edilen bir alandır. Olay yerinde ilk dikkat çeken bazen mikrofon değil, kadının kendisi olur. “Tek başına mı geldin?” sorusu hâlâ birçok kadın gazetecinin duyduğu ilk cümlelerden biridir. Oysa cesaretin de mesleğin de cinsiyeti yoktur.
Kadın gazeteciler, olayların tam ortasında hem mesleklerini en iyi şekilde yapmaya hem de kendi güvenliklerini korumaya çalışır. Kalabalıkların içinde haber takibi yaparken,küçümsenebilir ya da sırf kadın oldukları için yeterince güçlü olmadıkları düşünülebilir. Ancak tüm bunlara rağmen mikrofonlarını bırakmaz, kameralarının arkasında durmaya devam ederler. Çünkü vazgeçmek, yalnızca meslekten değil; gerçeğin peşinden gitmekten de vazgeçmek anlamına gelir.
Gazetecilik sadece olup biteni anlatmak değildir. Bazen susmasını bilmektir. Acısını yaşayan bir annenin yüzüne mikrofon uzatmamak, enkazdan çıkarılan bir çocuğun mahremiyetini korumak, doğruluğundan emin olunmayan tek bir cümleyi yayımlamamaktır. Çünkü iyi gazetecilik ilk olmakla değil, doğru olmakla ölçülür.
Son yıllarda bu meslek daha da ağır bir yük taşımaya başladı. Bilgi kirliliği saniyeler içinde milyonlara ulaşırken gazeteciler tek bir bilgiyi doğrulamak için saatlerini harcıyor. Sosyal medya birkaç dakika içinde hükmünü verirken onlar ikinci, üçüncü hatta dördüncü kaynağa ulaşmaya çalışıyor. Çünkü yanlış bir haber sadece bir hata değildir; kimi zaman bir insanın hayatına, kimi zaman toplumun hafızasına zarar verir.
Bir de kimsenin görmediği taraf vardır. Bayram sabahlarında görevde olmak, gece yarısı gelen bir ihbarla yola çıkmak, aile sofralarından eksik kalmak, saatler süren canlı yayınların ardından sessizce eve dönmek… Bunlar gazeteciliğin görünmeyen satırlarıdır. Çoğu zaman haber okunur, görüntüler izlenir; ancak o haberin arkasındaki emek fark edilmez.
Bugün telefonlara düşen bir haber bildirimi belki birkaç saniyede okunup geçiliyor. Oysa o satırların arkasında dumanın içinde nefes almaya çalışan bir muhabir, yağmur altında kamerasını koruyan bir kameraman, saatlerdir uyumayan bir editör ve olay yerinden gerçeği aktarmaya çalışan kadın gazeteciler vardır. Haberin görünen yüzü birkaç satırdan ibarettir; görünmeyen yüzü ise büyük bir emek, fedakârlık ve çoğu zaman sessizce verilen bir mücadeledir.
Gazetecilik yalnızca bir meslek değildir; topluma karşı verilmiş bir sözdür. Gerçeği olduğu gibi anlatma sözü… Bazen korkarak, bazen üzülerek, bazen de gözyaşını içine akıtarak tutulan bir söz.
Belki gazetecilerin en büyük ödülü aldıkları plaketler değildir. Asıl ödül, gerçeği eğip bükmeden kamuoyuna ulaştırabilmiş olmanın vicdani huzurudur. Çünkü günün sonunda unutulmaması gereken tek gerçek şudur: Gerçek kendiliğinden ortaya çıkmaz. Onu görünür kılanlar, çoğu zaman sahanın tozunu yutan gazetecilerdir…..
Sultan Denli

