Sabah gözümüzü açtığımız anda başlayan bir telaşın içinde yaşıyoruz.
Alarmı kapatıyoruz, telefona bakıyoruz. Mesajlar, mailler, toplantılar, yetişmesi gereken işler… Daha yataktan kalkmadan günün yükünü omuzlarımıza alıyoruz. Sonra işe gidiyoruz, koşturuyoruz, bir şeyleri yetiştiriyoruz, birilerine yetişiyoruz. Akşam olduğunda ise bedenimiz eve gelmiş oluyor ama zihnimiz hâlâ günün içinde bir yerlerde çalışmaya devam ediyor.
Ve çoğu zaman kendimize ayırmamız gereken zamanı, günün en sonuna bırakıyoruz.
“Biraz işlerimi toparlayayım, sonra dinlenirim.”
“Şu yoğunluk bir geçsin, kendime zaman ayıracağım.”
“Bu hafta çok yoğun, haftaya yaparım.”
Sonra bir bakıyoruz, haftalar geçmiş.
Hayatımızı ertelemeye ne kadar alıştığımızın farkında değiliz.
Oysa hayat, işlerin bitmesini beklemiyor.
Her zaman yetişmesi gereken bir iş olacak. Her zaman cevaplanması gereken bir mesaj, tamamlanması gereken bir proje, gidilmesi gereken bir toplantı olacak. İş hayatında ne kadar başarılı olursak olalım, yapılacaklar listemiz hiçbir zaman tamamen boşalmayacak.
Belki de mesele, her şeyi bitirdikten sonra kendimize zaman ayırmaya çalışmak değil.
Kendimize zaman ayırmayı, hayatın yapılacaklar listesinin bir parçası hâline getirmek.
Bazen bunun için büyük değişikliklere bile gerek yok.
İş çıkışı telefonu sessize alıp yarım saat yürümek…
Bir kahveyi acele etmeden içmek…
Uzun zamandır dinlemediğimiz bir şarkıyı açıp sadece onu dinlemek…
Bir pazar sabahı hiçbir yere yetişmemek…
Sevdiğimiz insanlarla gerçekten orada olarak sohbet etmek…
Ya da sadece hiçbir şey yapmadan oturmak.
Çünkü dinlenmek de bir ihtiyaçtır.
Sürekli üretmek, çalışmak, yetişmek ve güçlü görünmek zorunda değiliz.
Bazen kendimize “Bugün nasılsın?” diye sormak bile yeterlidir.
İş hayatı bize zamanın değerini çoğu zaman saatler ve takvimler üzerinden öğretir. Toplantının saati vardır, mesainin başlangıcı ve bitişi vardır, teslim tarihi vardır. Fakat insanın kendisiyle geçireceği zamanın bir teslim tarihi yoktur.
Belki de bu yüzden onu sürekli erteliyoruz.
Oysa yıllar sonra dönüp baktığımızda, kaç tane mail gönderdiğimizi, kaç toplantıya yetiştiğimizi veya kaç dosyayı zamanında teslim ettiğimizi hatırlamayacağız.
Hatırlayacağımız şeyler çok daha basit olacak.
Birlikte güldüğümüz insanlar…
Bir akşamüstü yürüyüşü…
Çok sevdiğimiz bir şarkı…
Uzun bir sohbet…
Kendimizi gerçekten iyi hissettiğimiz o sakin pazar sabahı…
Hayatın en kıymetli anları çoğu zaman ajandamızda yer almıyor.
Belki bugün kendimize küçük bir iyilik yapabiliriz.
Her şeyi yetiştirmeye çalışmayı biraz bırakıp, kendimize yetişebiliriz.
Çünkü hayat sadece çalıştığımız, koşturduğumuz ve sorumluluklarımızı yerine getirdiğimiz günlerden ibaret değil.
Hayat, bütün bunların arasında kendimizi kaybetmemeyi de öğrenebilmek.
Ve belki de bazen en önemli toplantımız, kendimizle yapacağımız o kısa buluşmadır.
Telefonu kapatıp, dünyayı birkaç dakikalığına susturup kendimize sormak:
“Ben gerçekten nasılım?”
Belki de uzun zamandır ihtiyacımız olan cevap, tam da o sessizliğin içinde bizi bekliyordur.

