Takvimler yine 8 Mart’ı gösteriyor. Sosyal medyada kutlama mesajları, iş yerlerinde dağıtılan çiçekler, birkaç güzel söz… Her yıl aynı manzara. Ama bu ülkenin kadınları için 8 Mart sadece bir kutlama günü değil. Daha çok, içimize çöken bir sessizliği hatırlatan bir gün.
Çünkü biz bu ülkede kadınların yalnızca başarı hikâyelerini değil, yarım kalan hayatlarını da yazıyoruz.
Bir gazeteci olarak yıllardır sayısız haber geçti elimden. Kimi zaman bir başarı hikâyesi, kimi zaman bir direniş, kimi zaman da insanın içini parçalayan bir haber… Bir kadının fotoğrafı, birkaç satır bilgi ve ardından o tanıdık cümle: “Şüpheli ölüm”, “boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından”, “kıskançlık nedeniyle”…
Bir hayatın, birkaç kelimeye sığdırıldığı o haberleri yazarken insanın kalemi ağırlaşıyor.
8 Mart’ta konuştuğumuz kadın sadece kürsülerde alkışlanan kadın değil aslında. Sabahın ilk ışığında uyanıp evin yükünü sırtlayan ev hanımı da o kadın. Fabrikada vardiyaya yetişmeye çalışan işçi kadın da. Çocuğunu bırakıp mesaisine koşan çalışan anne de. Bir haberin peşinde koşturan gazeteci de.
Hayatın her yerinde var kadınlar. Ama ne yazık ki aynı hayatın içinde en çok kaybedilenler de yine kadınlar oluyor.
Kadın cinayetleri artık sadece bir istatistik değil. Her biri yarım kalmış bir hikâye. Bir annenin evladı, bir çocuğun annesi, bir arkadaşın sırdaşı, bir mahallenin tanıdığı… Her biri yaşayan, gülen, hayal kuran bir kadın…
Sonra bir gün bir haber başlığına dönüştüler.
Bir gazeteci olarak en ağır olan da bu aslında. Bir kadının hayatını anlatmaya çalışırken onun artık hayatta olmadığını bilmek. Oysa biz gazeteciler hayatı yazmak isteriz, ölümü değil…
8 Mart bana hep şu soruyu sorduruyor:
Kadınların sadece güçlü olduğu günleri mi konuşacağız, yoksa onları hayattan koparan karanlığı da gerçekten görmek zorunda mıyız?
Bu ülkenin kadınları sadece hayatta kalmaya çalışmamalı. Yaşamayı hak ediyorlar.
Evde emeği görünmeyen kadın da, gece mesaisinden çıkan kadın da, sokakta korkmadan yürümek isteyen genç bir kız da… Hepsi aynı şeyi istiyor aslında: Güvende olmak, saygı görmek ve hayatlarını kendi iradeleriyle yaşayabilmek.
Belki de 8 Mart’ın gerçek anlamı tam burada saklı. Kadınlara bir gün çiçek vermek değil, onların her gün yaşama hakkını savunabilmek.
Çünkü bir toplumun vicdanı, kadınlarının hayatıyla ölçülür.
Ve biz hâlâ her yeni güne bir kadının eksildiği bir ülkede uyanıyorsak, 8 Mart sadece bir kutlama günü değil; aynı zamanda hepimize sorulan bir vicdan sorusudur….





