
Sabah alarmı çaldığında sabrımızın büyük kısmını evde bıraktığımızı düşünüyorum bazen. Çünkü ne zaman otobüse, metroya ya da minibüse binseniz, insanın tahammül sınırlarını zorlayan bir sahneyle karşılaşması an meselesi. Sanki toplu taşıma, sadece insanları değil, sinirleri de bir yerden bir yere taşıyor.
Daha kapı açılmadan içeri dalanlar var. İçeriden çıkanları beklemek gibi basit bir görgü kuralı, yoğunluğun içinde ezilip gitmiş. Herkesin acelesi var ama kimse karşısındakinin de bir yere yetişmeye çalıştığını düşünmüyor. Ayakta kalmaya çalışırken bir de dirsek savaşı vermek zorunda kalıyoruz.
Kulaklıksız izlenen videolar, yüksek sesle yapılan telefon konuşmaları… İster istemez herkes aynı hikâyenin dinleyicisi oluyor. Kimi dert anlatıyor, kimi tartışıyor, kimi kahkahalar atıyor. O an fark ediyorsunuz ki toplu taşıma sadece ortak bir yol değil, ortak bir gürültü alanı da olmuş.
Bir de hiç bitmeyen koltuk meseleleri var. Yaşlıya, hamileye, çocuğuna yer verenler hâlâ var çok şükür ama kafasını cama çevirip uyuyor numarası yapanların sayısı da az değil. Sanki oturduğumuz koltuk değil de, hayatımız boyunca kazandığımız bir hakmış gibi sıkı sıkıya tutunuyoruz.
Belki de sorun sabrımızın gerçekten azalması. Trafikte, işte, evde zaten yorulan insan, otobüs durağında en küçük aksaklıkta patlamaya hazır hale geliyor. Birinin omzunuza çarpması bile günün bahanesi olabiliyor. Oysa çoğumuzun derdi aynı: biraz olsun huzurla varmak istediği yere ulaşmak.
Toplu taşıma bana şunu düşündürüyor: Aslında sabrı kaybetmiyoruz, paylaştığımız alanlarda birbirimize tahammül etmeyi unutuyoruz. Belki bir gün, bir duraklık yol da olsa, karşımızdakinin de bizim kadar insan olduğunu hatırlarsak; yolculuklar biraz daha katlanılır hale gelir.
Çünkü bazen mesele yolun uzunluğu değil, yol boyunca kaybolan sabırdır.





